Anasayfa | Hakkımızda | Künye | Reklam İletişim | Haber Ara | Anketler | Sitene Ekle | RSS

*Enerji, Elektrik Tesisatı, Aydınlatma, Ölçme, Koruma, Elektronik, Haberleşme..........         *   Güvenlik Endüstrileri,Elektronik Güvenlik, Yangın Önleme Sistemleri, Güvenlik Otomasyonu ve Binalarda Akıllı Teknoloji..............       *   Elektrik, Aydınlatma, Elektronik, Otomasyon, Enerji, Makine ve Kontrol Sistemleri ..............       * Uluslararası Uydu İletişimi, Yayıncılık, Kablo ve TV Sektörü ...........           * Elektrik, Elektronik, Otomasyon, Aydınlatma ve İletişim............     * Ses, Işık, Görüntü Teknolojileri ............     *   Aydınlatma, Tesisat, Elektrik, Proje ve Bina Otomasyon Teknolojileri..........       *   Elektrik, Elektronik, Otomasyon ve Aydınlatma ............     * Kablo & Tel, Kablo Aksesuarları ve Gruplama, Elektro İzolasyon Malzemeleri ve Ekipmanları...............       * Enerji, Elektrik Tesisatı, Aydınlatma, Ölçme, Koruma, Elektronik, Haberleşme ve Otomasyon ..............       *   Güvenlik Endüstrileri,Elektronik Güvenlik, Yangın Önleme Sistemleri, Güvenlik Otomasyonu ve Binalarda Akıllı Teknolojiler.............         *   Elektrik, Aydınlatma, Elektronik, Otomasyon, Enerji, Makine ve Kontrol Sistemleri .............       ** Elektrik, Elektronik, Otomasyon, Aydınlatma ve İletişim ...........
 

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

Neden herkes ekonomi konuşuyor?

Ekonomi, herkesin `bir-iki çift laf` edebileceği bir alan mı? Değilse acaba neden herkes ekonomi hakkında bu kadar çok konuşuyor? Uzmanlar neye göre konuşuyor?

Kategori  Kategori : Ekonomi
Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 3715
Tarih  Tarih : 23 Şubat 2009 22:59

11 Punto 13 Punto 15 Punto 17 Punto

Yazı boyutunu büyütmek için Yrd. Doç. Dr. Hakan Temiztürk `ün Stratejik Öngörü Dergisi`nde yer alan makalesi Türkiye`de `ekonomi`nin `rating`i sürekli yükseliyor. Kahvehanelerden resmi dairelere, çarşı-pazardan akademik ortamlara, borsa seans salonlarından televizyon ekranlarına kadar her yerde ekonomi konuşuluyor; `ne olacak bu memleketin hali` bahsinde herkesin ekonomi üzerine bir şeyler söyleyebildiğine tanık olunuyor. Acaba neden? Niçin ekonomi bu kadar çok konuşuluyor? Ekonomi, herkesin hakkında `bir-iki çift laf` edebileceği bir alan mıdır? Bu yazıda bu soruların birbiriyle ilintili/ilişkili birkaç cevabının yanı sıra ekonomi tartışmalarına zemin teşkil eden medyanın yapısı ve tartışmalardaki etkisi, iktisatçıların kendi aralarındaki farklılıkları ve `kavgaları` ile iktisatçıları aynı ekonomik veriler kullanıldığı halde `iyimser` ve `kötümser` olmaya götüren ortam/sebepler incelenecektir. TÜRKİYE`DE 1980 DÖNÜŞÜMÜNÜN BASINA ETKİSİ: `İDEOLOJİK BASIN`DAN `SERMAYE BASINI`NA GEÇİŞ Türkiye`de 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve sonrasında yaşanan gelişmelerin, bütün kurumları etkilemesi kaçınılmazdı. Bu gelişmelerin, 12 Eylül yönetiminin bıraktığı, siyasal, ekonomik ve sosyal yaşamı yeniden düzenleyen bir Anayasa ve yasalar zinciri üzerinde gerçekleşmiş olması, kapsamını ve etki alanını daha da genişletmiştir. Dahası bunlara, dünyada Sosyalist Blok`un çöküşü, sosyal demokrat partilerin oy kaybı, sağ ve milliyetçi akımların güçlenmesi gibi gelişmeler de bu dönemde eklenmiştir. `Değişim`, `ideolojiler öldü`, `yaşasın bireysel özgürlük`, `iş bitiricilik`, `çağ atlama` ve `köşe dönme` gibi sloganlarla kapitalizm, bütün kurum ve kuruluşlarıyla bu dönemde yerleştirilmeye çalışılmıştır. 12 Eylül`ün yarattığı `apolitik` ortamın yanı sıra değişen ekonomik yapı ve toplumsal yaşam, basının da değişimi ile sonuçlanmıştır. Basın bu dönemde özellikle askeri iktidar baskısı altında `magazinleşme`ye yönelmiş, toplumsal muhalefetin basın yoluyla sesini duyurmasının önü kesilmiştir. Gazetelerin kapatılma, gazetecilerin mesleklerinden men edilerek hapse düşme tedirginliği, topluma önemli mesajlar vermeyen, magazin peşinde koşan, halkın sözcülüğünü yapmayan yeni bir medyayı doğurmuştur. Türk toplumu 90`lı yıllara 80`li yıllarda başlayan bu değişimin ve dönüşümün mirasını taşıyarak girmiştir. Turgut Özal`ın 17 Nisan 1993`te vefat etmesi, 1980 sonrası uygulamalarda vücut bulan ve iyiden iyiye kök salan yeni değer yargılarının toplum içinde edindikleri mevzilerde herhangi bir sarsıntıya yol açmamıştır. Özal`ın önce başbakan, sonra Cumhurbaşkanı olduğu yıllarda yetişen işadamı, yönetici, gazeteciler... başarıya ulaşmak için ne yapılması gerektiği konusunda `büyükleri`nden `gerekli dersleri` almışlardı. Bu nedenle 80`li yılların `yeni` toplumsal değer yargıları 90`larda erozyona uğramadığı gibi, daha da kökleşmiştir. 1980`lerin başarıyı, zengin olmayı, para kazanmayı, kazanılan parayı çekinmeden harcamayı teşvik eden yazıları/konuşmaları, okurları önce ne yapıp ne edip zengin olmaya, sonra da `okur`dan `tüketici`ye dönüşmeye teşvik etmiştir. Basın da kupon karşılığında dağıttığı her tür tüketim ürünü ile bu dönüşüme katkıda bulunmuştur: Türk insanını batıdaki akranlarının ulaştığı uygarlık düzeyine yükseltmek, batının nimetlerinden faydalanabilmesi için onu kaliteli bir yaşamı simgeleyen ürünlerle tanıştırmak, yani vizyonlarını genişletmek.(1) `Türk insanını vizyon sahibi yapmak` için, Paris, Londra, Roma, Berlin, Brüksel, ama özellikle `Yeni Dünya` Amerika merkezli yazılara sıklıkla başvurulmuştur. 80`lerde başlayan bu yazı türü, 90`larda da hızlanarak devam etmiş, Broadway`deki gösterilerden New York`taki yemek mekanlarına, Amerika`da en çok satan kitaplardan Paris`in, Milano`nun moda günlerine, Roma`nın tarihi mekanlarından Venedik`in gondollarına kadar, okuru imrendirecek her şey bu yazı türünün vazgeçilmez ve kanıksanmış temaları olarak kullanılmıştır. Özal`ın Amerika`ya, `Prezidan Buş`a olan yakınlığı, kendisine yakın gazeteci/yazarlar başta olmak üzere medyanın Amerika hayranlığını körüklemiş, yaptığı resmi gezilerle başlayan Amerika coşkusu zaman içinde Türkiye`nin gündelik yaşamı içinde referans olarak aldığı bir model haline dönüşmüştür. Köşe yazarlarının özel yaşamlarından –gerekli/gereksiz- söz etmeleri, köşelerine gülümseyen ve -artık- bıyıksız fotoğraflarını yerleştirmeleri, elektronik posta adreslerini belirtmeleri, gazetecilerin birer toplumsal ikona, birer kanaat önderi haline dönüşmeleri yolunda atılan yavaş ama emin adımlardan birkaçını oluşturmuştur. ------------------------------------------------------------------ 90`lı yılların en önemli değişikliklerinden biri, özel radyo ve televizyon yayınlarının başlamasıyla birlikte `basın`ın `medya`ya dönüşmesi olmuştur. `Basın`dan `medya`ya geçiş çok büyük ve çok önemli bir değişimi de beraberinde getirmiştir. Bu değişim `medya patronluğu`nun yaşadığı değişimdir. ------------------------------------------------------------------------------- 24 Ocak 1980`den sonra sübvansiyonun kaldırılmasıyla gazete kağıdının 4-5 misli fazlasına mal olmaya başlaması, basında mali sıkıntıya sebep olmuş, büyük sermayeyi ve onlardan gelecek reklam desteğini arkasına alanlar ayakta kalabilirken diğerleri zor duruma düşmüşler veya kapanma tehlikesini hissetmeye başlamışlardır. Daha önce kişisel tasarruflarla dergi çıkarmak mümkün iken yeni dönemde bu imkansız hale gelmiştir. (2) `Basın`ın yerini alan `medya` devasa bir sektörü ifade etmektedir artık: radyo ve televizyon kanalları, gazete, dergi, yayınevi ve internet servis sağlayıcısından oluşan entegre sektör. Bunun sonucunda `gazeteci patron` figürü yerini `muhtelif ticari-sınai ve finans yatırımlarının yanı sıra medya grubuna da sahip olan işadamı sanayici` figürüne bırakmıştır. Bu yeni `entegre ve devasa` sektör, kısa sürede sadece çok büyük ölçekli işadamlarının cirit atabilecekleri bir alan halini almıştır. Böyle bir sektörde 1990`lı yıllardan itibaren haliyle finansman, pazarlama, promosyon müdürleri en çok aranan eleman olmuştur. Gazeteler finans ihtiyaçlarını karşılayabilmek için pazarlama şirketleri kurarak, farklı işlerle finans sağlama yoluna gitmiş, Türk basınının ezici bir çoğunluğu gazetecilikle birlikte her işi yapar patronların eline geçmiştir.3 1980`lere damgasını vuran bu gelişme, basın dışı sermayenin sektöre girmesini ve 1990`larda da egemen olmasını sağlamıştır. 1979 Ekimi`nde Milliyet gazetesinin `gençlik yıllarındaki özlemini gidermek için bir tesadüf eseri` Aydın Doğan tarafından satın alınmasının ardından, işadamları Ömer Çavuşoğlu ve Ahmet Kozanoğlu, 1982 yılında yayın hayatına başlayan Güneş gazetesinin sahipleri olarak medya dünyasına adım atmıştır. (4) Güneş gazetesinin daha sonraki sahipleri, yine iş dünyasından Mehmet Ali Yılmaz, Asil Nadir gibi isimlerdir. Kıbrıslı işadamı Asil Nadir, 5 Temmuz 1988 tarihinde Günaydın, Tan, Ekonomik Bülten, Ulus, Kocaeli, Sakarya, Ekspres ve Yeni Meram gazetelerini bünyesinde toplayan Veb Ofset Grubu`nu `insan hak ve özgürlüklerini ihlal etmeyen bir `basın özgürlüğü` anlayışıyla` yayın yapmak üzere satın almıştır. Veb Ofset`i, Gelişim Yayınları ve Güneş gazetesi izlemiştir. (5) Basın dışı sermayenin sektöre girişi, gazetelerin herhangi bir sanayi kuruluşu olarak algılanmaya başlamasına yol açmıştır. Gittikçe daha çok satmak isteyen, daha çok reklam arayan, daha çok kar etmeye çalışan müesseseler haline gelen gazeteler, dönemin `ruhuna uygun` bir biçimde daha çok kar için kıyasıya rekabete girişmişlerdir. Basın kökenli patrona sahip olan gazeteler de rakiplerle yarışabilmek için basın dışı ortak arayışına girişmiştir. Sabah Yayıncılık Anonim Şirketi`nin yüzde 10 hissesi 1991 yılında 9 milyon dolar karşılığında Çukurova Grubu`nun sahibi Mehmet Emin Karamehmet`e satılmış, İktisat Bankası`nın sahibi Erol Aksoy, 1993`te 17 milyon dolar ödeyerek Hürriyet`in yüzde 25 hissesini satın almıştır. (6) İzmir`de, bölgesel Yeni Asır gazetesini başarılı bir şekilde ve teknolojinin en son yeniliklerini kullanarak yayımlamakta olan Bilgin ailesinin, aynı yenilik ve gelişmiş teknolojiyi İstanbul`da yayımlayacakları Sabah gazetesi için de kurmak istemesi, basın sanayiinde sermayesiz iş yapılamayacağını gösterecektir. Yeni Asır`ın kullandığı teknoloji öyle bir teknolojidir ki, Avrupa`da ve Amerika`da bile pek fazla kullanılmamakta, Bilgin ailesi tarafından `çeşitli makine yapımcılarından çeşitli makineler`in alınarak birleştirilmesi suretiyle oluşturulan bu sistem tamamıyla `Yeni Asır dizaynıdır.`7 Bu yeni ve pahalı teknoloji, zamanla bütün basın organları ve grupları için vazgeçilmez bir ihtiyaç haline gelecek ve bu durum daha çok sermaye gereksinimini doğuracaktır. Sermayenin basın sektöründe ağırlıklı bir yer edinmesi, gazete ve dergileriyle birlikte Hürriyet grubunun Milliyet`in sahibi Aydın Doğan tarafından satın alınması; Karamehmet`in Show, Cine 5, Digitürk gibi televizyon kuruluşları ile Akşam, Güneş, Tercüman gibi gazetelerin sahibi olması; Sabah Grubu`nun Dinç Bilgin`in bankacılık sektörüne girişiyle birlikte geçirdiği zor durumdan kurtulmak için Park Grubu`nun sahibi Turgay Ciner`le ortaklığa başlaması; Doğuş Grubunun televizyon, radyo ve internet alanında dikkat çekici bir büyüme kaydetmesi ile gerçekleşmiştir. Bu süreçte grupların birbirleriyle olan ilişkileri, zamana ve zemine göre değişiklik göstermiş, ortaklıklar bozulmuş ve yeni ortaklıklar kurulmuştur. Çıkar çatışmalarının sıkça yaşandığı 90`lı yıllarda, siyasi ve iktisadi güçlerle ilişkilerine göre, medya grupları güçlenmiş ya da güç kaybına uğramışlardır. Günümüzdeki tablo şöyledir: Televizyon, radyo, gazete, dergi ve diğer organlarıyla Doğan Grubu medyadaki egemenliğini sürdürmekte ve Star TV ile hakimiyetini güçlendirmektedir. Dinç Bilgin`le ortaklık kuran Park Grubu`nun sahibi Turgay Ciner, halihazırda `Merkez Medya Grubu` basın-yayın organlarının tek sahibi olarak görünmektedir; Ciner`in Merkez Medya Grubu da sektörde önemli bir ağırlığa sahip bulunmaktadır. Karamehmet`lerin konumlarında belirgin bir değişiklik gözlenmemektedir. Doğuş Grubu`nun televizyon ve radyo istasyonları etkili ve düzeyli yayıncılığa devam etmektedir. Star Grubu`nun televizyon, radyo ve gazeteleri Uzan ailesinden alınmış ve bir kısmı yeni sahipleri elinde, bir kısmı da TMSF`nin yönetiminde faaliyetlerini sürdürmektedir. İhlas Grubu`nun ekonomik krizlerden ve siyasi konjonktürden bir hayli etkilenmiş olduğu ve sektör dışındaki işlerine paralel olarak önemli ölçüde yıprandığı gözlenmektedir. Büyük grupların dışında kalan Zaman, Vatan, Yeni Şafak, Cumhuriyet gibi nispeten küçük gruplar ile medya organlarının yollarına sorunsuz olarak devam ettikleri, ancak daha geriden gelen bazı gazetelerle birtakım radyo ve televizyon kanallarının aynı oranda rahat olmadıkları ve önemli maddi sıkıntılar çektikleri görülmektedir. ----------------------------------------------------------- Büyük sermayenin medya sermayesiyle entegre olması, özgür ve bağımsız yayıncılık yapılmasına ne ölçüde olanak tanırdı? Bu soru, sağlıklı iletişimi, haber alma hakkını, basın özgürlüğünü dert edinenlerin zihinlerini uzun süredir meşgul etmektedir. Sermayenin gücüne ve etkinliğine karşı `editoryal bağımsızlık` bir panzehir olarak düşünülüyordu. ------------------------------------------------------------ Yani, medya grubu çeşitli güç odaklarına karşı bağımsızlığını koruyabilmek için elbette ekonomik bakımdan güçlü olmalıydı, ama bu güç, gazetelerin, televizyonların, radyoların yayınlarını sermaye tarafından yönlendirici, belirleyici olmamalıydı. Bir başka deyişle, gazeteyi `sermaye` çıkarır, ama `gazeteci` yayınlardı. Gazetecinin görevi ise, gerçekleri olduğu gibi, eksiksiz, doğru ve dürüstçe halka yansıtmaktı. İşte bu işlevi sermayeye karşı koruyacak bir yöntem olarak `editoryal bağımsızlık` kavramı geliştirilmişti. Bu sayede, yayın organının genel yayın politikası çerçevesinde, medya patronunun kişisel, ticari ve siyasal çıkarlarına göre yayın yapılmasının önlenmesi sağlanmış olacaktır; sermayenin/patronun müdahalesi asgari seviyeye çekilebilecektir. (8) Konunun teorik çerçevesi böyle; ancak bunun pratiğine bakıldığında, iyimser olmamızı gerektirecek bir tabloyla karşı karşıya bulunmadığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Büyük sermayenin etkisini hissettirdiği, yayıncılıkla yetinmeyip enerjiden bankacılığa, madencilikten pazarlamacılığa kadar çok farklı ve çok büyük sektörlere el atan medya patronları, ticari kaygılarla siyasi iktidarların yıkılmasına, yenilerinin kurulmasına bile müdahil olmuşlardır. Bunları yaparken hem ellerindeki medya gücünü kullanmış, hem de işadamı kimlikleriyle bizzat siyasi çevrelerde etkili olmaya çalışmışlardır. 1990`lardaki siyasi gelişmeler ile öncesi ve sonrasıyla Kasım 2000 ve Şubat 2001 ekonomik krizleri dönemindeki yayınlar, bu tezleri destekleyecek yığınla örnek sunmaktadır. (9) `EKONOMİ`Yİ TARTIŞMANIN KOLAYLIĞI`Ekonomi` için `birbirinin zıttı iki şey söyleyip ikisiyle de Nobel alabileceğiniz bilim dalı` şeklinde `entry`ler de çıkabilmekte karşımıza; `teorinin gerçeği, gerçeğin teoriyi etkilediği bir bilim dalı` şeklinde de. Diğer bilim dallarının, teori/kuram ile `gerçeği` açıklamaya çalıştıkları, dolayısıyla geliştirilen teorilerle `gerçeği` yani doğa kanununu hiç bir şekilde etkileme olasılıklarının bulunmadığı çalışma evrenlerine karşılık, ekonomistler, teorileriyle ekonominin seyrini, gidişatını yani `ekonomik gerçeği` değiştirebilmektedirler. Ya da tersinden, teoriler birtakım ekonomik faaliyetin sonuçlarına, üretim, gelir, fiyatlar vs gibi bazı `çıktı`ların değişkenliğine paralel olarak sıklıkla yenilenebilmektedir. Asaf Savaş Akat`iktisatçı`nın bu etkisini şöyle ifade etmektedir: `İktisatçılar daima toplumlarda fiilen varolan süreç ve olaylara anlam katmaya çalışmışlardır. Ekonomik adını verdiğimiz insani-toplumsal faaliyetler doğanın bir yerinde gizli duran melodi ve harmonilerden epey farklıdır. Çünkü iktisatçının onlara anlam verme çabasından bağımsız olarak insanların güncel yaşamını çok ciddi şekilde etkilerler. İktisatçı daima toplumda şu ya da bu şekilde varolan sorulara cevap arar. Elbette verdiği cevaplar sözkonusu ekonomik faaliyetlerin sürdürülme biçimlerini ve sonuçlarını tayin eden unsurlardan biri olacaktır. İktisatçı esas itibariyle kendisinden bağımsız olarak varlığını sürdüren olayların gerisinde yatan nedensellik ilişkilerine ulaşabildiği ölçüde analizlerinin bizzat o faaliyetler üstünde olumlu etki yapma ihtimali yükselir. Tersine, yakalayamadığı hatta yanlış yakaladığı ölçüde de olumsuz etki yapması ihtimali artacaktır. Fizikçinin işini iktisatçıya kıyasla kolaylaştıran iki hususu vurgulamak istiyorum. Bir: Doğa, varlığını fizikçinin çabalarından bağımsız sürdürür. İki: Fizikçinin doğa içinde taraf tutması, doğayı oluşturan birimlerden bazılarına kendini daha yakın, diğerlerine daha uzak hissetmesi söz konusu değildir.`(10) --------------------------------------------------------- İhmal edilmemesi gereken bir unsur da `insan` faktörüdür: Tüm sosyal bilimlerde olduğu gibi, ekonomide de davranışlarıyla, tutumlarıyla, alışkanlıklarıyla, ihtiyaçlarıyla, üretimiyle, tüketimiyle insan çok belirleyici bir konumda bulunmaktadır. Bir sosyal bilim dalı olarak ekonomi, Türkiye`nin kendine özgü şartları da hesaba katıldığında hakkında çokça yazılıp çizilen, konuşulan, yorum yapılan bir alan olmaktadır. ------------------------------------------------------------------- Gökçe`nin deyişiyle, `Ülkemiz bilime saygı duyulan ve bilimsel araştırma yapanın teşvik edildiği bir toplum değildir. Tersine birçok kimsenin ezber ve klişelerden hareket ettiği, uzman diye düşünülen birçok kimsenin, popülist veya ideolog atmasyoncu olduğu, şekil şartlarının içerikten önemli olduğu bir ülkedir. Üstelik de medya bu tür insanlarla önemli ölçüde doludur.` Gökçe buradan hareketle, sosyal bilimlerle fen bilimlerinin farkını da şu şekilde ortaya koymaktadır: `Hele konu bir sosyal bilim olan iktisat oldu mu, `serbest atış iyice serbesttir`. Çünkü sonuçta mühendis veya fizikçi uçağı, füzeyi yapar, uyduyu atar, uçak ve füze hedefine, uydu uzaya gider. Arada teknik hata olabilir, bunun nedenleri bulunur ve sorun aşılır. Sonunda bilimin doğruları hayata hakim olur. Ancak sosyal bilimlerde insan davranışları önemlidir. Her şey de ölçülemez. Bu nedenle tabiri caizse `sosyal bilimlerde füze, atılan yeri bulmaz, bulmayabilir`. Üstelik de insan davranışları zaman içinde değişebilir. Üstelik bir ülkenin sosyal davranış tipi diğeri ile aynı olmayabilir, hatta olmaz da! Bu nedenle `doğrusu budur` demek ekonomide, birçok sosyal bilimde olduğu gibi oldukça zordur.`(11) Ekonominin sürekli konuşulması/tartışılması, insanları doğrudan ilgilendiren bir olgu olmasıyla da yakından ilgilidir. İnsanlar ülke ve çevre şartlarının en olumsuz olduğu durumlarda bile kendi ekonomik durumlarını her zaman önemserler. Bu durumu ortaya koyan kamuoyu araştırmalarına gazetelerde sıkça rastlanmaktadır; `En önemli sorunlar` sıralamasında `ekonomik sorunlar`, `işsizlik`, `fakirlik` gibi başlıklar hep ilk sıralarda yer almaktadır. Ekonominin son yıllarda önceki dönemlerle kıyas kabul etmeyecek oranda daha fazla gündemi işgal etmesini de bu öncelikle açıklamak mümkündür. Hem ekonomistlerce, hem başkalarınca kabul gören gerçektir ki, Türkiye ekonomisi Cumhuriyet tarihinin en yoğun krizine Şubat 2001`de yakalanmıştır. 12 Kasım 2000`de öncü sarsıntılarıyla kendini belli eden kriz üç ay sonra öldürücü darbesini indirmiş ve toplumun bütün kesimlerini derinden sarsmıştır. Siyasi ve ekonomik istikrarın bir türlü sağlanamadığı 1990`larda (görece iyileşmenin yaşandığı 1-2 yıl hariç) refah düzeyi bozulmuş olan geniş kitleler, hem bu olumsuzluklar yüzünden, hem de `yeni ekonomi`nin `görünür`, tartışmaya müsait ve tabii `medyatik` yapısı sebebiyle `ekonomi`nin `rating`ini yükseltmiştir. Yeni ekonomi, evet, daha fazla rakamların, istatistiklerin, grafiklerin kullanıldığı, piyasa hareketlerinin, döviz-faiz-borsa grafiklerinin, sadece İMKB`nin değil, New York, Tokyo, Frankfurt, Londra borsalarının analizlerinin de tartışıldığı/servise konulduğu bir vasattır artık. Rakamlar, istatistikler hem işinizden zevk almanızı sağlar, hem de söylemlerinizi/teorilerinizi desteklemeye yarar. Aynı rakamların farklı `iktisatçılar` elinde hem krizin göstergesi, hem de `şahlanış`ın işareti olarak sunulabilmesinin başka bir anlamı var mıdır? -------------------------------------------------------------- Özetle, ekonomi –özellikle 1980`lerden sonraki yeni ekonomi dalgası- yapısı ve nitelikleri gereği, üzerinde çokça konuşulmayı, birbirine zıt görüşler serdetmeyi, kitle iletişim araçlarında sayfalar/saatler ayırmayı mümkün kılan bir alandır. ---------------------------------------------------------------- (Ekonomiyi medya organları üzerinden tartışmaya geçmeden önce bir parantez içi bilgiyle `yeni ekonomi` kavramıyla neyi kastettiğimizi açıklayalım: `Yeni ekonomi` (new economy), C. Can Aktan`ın da işaret ettiği gibi, `enformasyon ekonomisi` (information economy), `ağ ekonomisi` (network economy), `bilgi ekonomisi` (knowledge economy), `dijital ekonomi` (digital economy) gibi terimlerle de ifade edilen13 ve enformasyonu depolama, işleme ve iletme maliyetlerini ciddi şekilde düşürmüş olan yeni temel teknolojilere dayanan bir disiplindir. Devlet düzenlemelerine son verilmesinin ve küreselleşmenin ivme kazandırdığı bu teknolojiler, piyasaların şirketlerin ve bireysel çalışmanın işleyiş tarzlarını değiştirmekte, yeni iş stratejilerinin ve yeni örgütlenme biçimlerinin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Yeni ekonominin en belirgin özelliklerinden birisi ölçekli teknoloji ve yenilik girişimleri için fon bulabilmesine imkan veren sistematik piyasa mekanizmalarının olmasıdır. Bu mekanizma sigorta fonları ya da diğer büyük yatırımcıların yüksek risk-yüksek getiri alanlarında önemli miktarda para aktarması anlamındaki risk sermayesi fonları, yeni şirketlerin hızla halka arzına imkan veren borsalar, yeni şirketlerde hisse senedi ve iyi bir gelecek karşılığı çalışmak isteyen yetenekli bir işgücü gibi faktörlerden oluşur.(14) DEĞİŞEN TOPLUMSAL DEĞERLER VE YÜKSELEN EKONOMİ`Makro ekonomik göstergeler`, GSMH, kişi başı milli gelir, faiz-döviz-borsa, repo, hisse senedi, fonlar... 1980`lere kadar sıradan bir vatandaş için hem bilinmeyen/tanınmayan, hem de fazla önemi bulunmayan kavramlardır. Memur, işçi, emekli için, maaşıyla ay sonunu getirip getirmeyeceğinden ibarettir ekonomi; çiftçi için yazın ürettikleriyle kışı çıkarıp çıkaramayacağından ve devletin destekleme alımlarında ürününe ne kadar fiyat biçeceğinden, tüccar için kendi kısıtlı ticaretinden, sanayici için toplumun ihtiyaçlarını hangi oranda ve hangi şartlarda karşılayabileceğinden... Dışa açılmanın, ihracatın (`hayali`si de dahil), finansal serbestliğin, konvertibilitenin, serbest piyasanın, döviz alım satımının... önünün açıldığı 1980 dönüşümünden sonra `ekonomi` artık yeni anlamlar kazanmakta ve `yükselen değer` olarak görülmektedir. ---------------------------Toplumun her kesimi, özellikle 1990`lardan itibaren ekonominin tamamen içindedir; birazcık tasarrufu olan hemen köşe başındaki döviz büfesinden dolar ya da mark almakta, zamanı ve parası biraz daha bol olanlar seans salonlarında ya da `tahta`larda hisse senedi alıp satmakta, tüccar ve sanayici işini gücünü bırakıp çok daha karlı ve `sıfır riskli` hazine bonolarına yatırım yapmaktadır. --------------------------------------------------------------- Bu arada, `devlet`, milletinin kaynaklarını har vurup harman savuran siyasilerin elinde, borç ve faiz batağına doğru son sürat gitmektedir. Yolun sonunda `kriz`le karşılaştığında, toplumun yapacağı fazla bir şey kalmayacaktır; yıllardır israfa, tüketim çılgınlığına, günü kurtarmaya, ürettiğinden daha fazlasını tüketmeye alıştırılmış Türkiye insanının hanesine milyarlarca dolar borç ve beraberinde fakirlik yazılmıştır bir kere. Türkiye toplumunun `ekonomi`yle kurduğu bu yakın ama bilinçsiz ilişki, Türk medyasında aynen yankısını bulmuştur. `Kanaatkar` Türk toplumu, kamuoyunu yönlendirenlerin etkisiyle neyi var neyi yok harcar olmuş, tasarrufu, üretimi, sorgulamayı vs. hep ötelemiştir. Toplum gibi, Türk basınının da `ekonomi`ye gösterdiği ilgi sınırlı kaldığı için, 1970`lerin başlarında, ekonomi haberleri, gazetelerde çeyrek sayfayı geçmemiş ve altın fiyatları, çeşitli ürünlere gelen zamlar, benzin kuyrukları, işçi ücretleri ve grevlerinden öteye geçmemiştir. Grev ve eylemler, geniş katılımlı ve büyük olaylara dönüştüğünde, ekonominin dışına çıkmış, diğer haber sayfalarına yayılmıştır. ------------------------------------------------------- 1970`lerin sonlarında, piyasa ağırlıklı haberleri içeren ve normal gazete boyutundan daha küçük dört sayfalık ekonomi sayfaları denenmiş ve ilgi de görmüştür. Ancak, ekonomi haberlerinin öne çıkması, 24 Ocak kararları sonrasında olmuştur. ---------------------------------------------------------- Kararların etkisiyle yükselen banka faizlerini, piyasa bankerlerini ve bunların ortaya çıkardığı mağdurları işlemeye başlayan basın, 1981`den itibaren Merkez Bankası`nın açıkladığı günlük kurları da ekonomi sayfalarına koymuştur. Serbest piyasa ekonomisi oturmaya, Özal`ın icraatları görülmeye başlanınca ekonomi haberleri yoğunlaşmış ve ekonomi sayfaları belirginleşmiştir. Çeyrek sayfalık boyut, önce yarım sayfaya, daha sonra dörtte üç sayfaya, hemen sonra da bir ve iki tam sayfaya ulaşmıştır.(15) Ekonomi haberlerinin ve sayfalarının artmasında, 1985`te kurulan İstanbul Menkul Kıymetler Borsası da önemli rol oynamıştır. Bu yıllarda yıldızı parlayan `ekonomi servisleri`, borsa işlemlerini her gün yayımlayıp yayımlamama konusunda tereddüt geçirse de önce büyük gazetelerin, sonra da bütün gazetelerin detaylı borsa-finans haberleri vermeye başladıkları gözlenmiştir. 1990`larda, borsa ve para piyasalarının itmesiyle basında ekonomi sayfalarının sayısı artmış, müstakil ekler verilmeye başlanmış, daha fazla detay isteyenler için `Para`, `Borsa`, `Trend` dergileri çıkarılmıştır. Özel yayıncılığın başlamasıyla birlikte hem televizyon kanallarında, hem de televizyonla rekabet etmeye çalışan yazılı basında `ekonomi` haberlerine verilen yer ve önem artmıştır. Televizyon kanallarının haber bültenlerinde `ekonomi haberleri` ayrıca verilmeye, döviz ve altın fiyatlarıyla faiz oranlarında görülen değişiklikler günlük olarak seyirciye sunulmaya başlanmıştır. Yakın geçmişte sadece bir `ekonomi köşesi` ile yetinen gazetelerin, son yıllarda yarıya yakınını `ekonomi`ye ayırmasıyla, hayat pahalılığı, fakirlik, işsizlik, iş ve çalışan sorunları, enflasyon oranları gibi konularda daha fazla haberler çıkmaktadır. Ancak `Ekonomi` sayfalarının giderek `Finans` sayfası halini almasıyla geniş kitleleri ilgilendiren bu meselelerin yerini `para`nın, `piyasalar`ın aldığını/öne çıkartıldığını görmekteyiz. Bumin`in `çağın gerektirdiği bir dönüşüm` olarak ironiyle karşıladığı16 bu durum, mesela Nuray Mert`e göre, `piyasa`nın fetişleştirilmesidir. Mert, `piyasa fetişizmi`ni, `Toplumsal-siyasal tüm konularda belirleyici olan piyasalardır anlayışı` olarak açıklamakta ve `Ya hiç itiraz etmeyin ya da piyasadan çekilin, dağa çıkın, çoban olun` tercihine zorlandığından yakınmaktadır.(17) `Piyasa fetişizmi` son yıllarda o kadar ileri boyutlara varmıştır ki, bir toplumun yaşadığı derin sarsıntılar, acılar, yıkımlar, bir başka ülkede `faiz-döviz-borsa`yı nasıl etkilediğiyle birlikte anılmaya başlanmıştır. 11 Eylül saldırısıyla `ikiz kuleler`le birlikte bazı borsaların çöküşü, Irak Savaşı`nda Amerikan askerlerinin taarruzlarıyla birlikte birtakım borsalarla birlikte Türk borsasını da yükseltmesi, ekonomi basınında birlikte andığı rahatsız edici haberlerden birkaçıdır. İş öyle bir noktaya varmıştır ki, `piyasa`nın güdümündeki basın, Bağdat`ın düşüşüyle borsanın çıktığını birlikte verebilmiştir; Bekir Coşkun`un dikkat çektiği gibi (18), hem yanı başımızda büyük acılar yaşayan bir toplum vardır ama bazıları için önemli olan `borsanın nasıl tepki verdiği/vereceği`dir. Yani, Bağdat düşse bile `borsa çıktı`ysa işler yolundadır! Bu yeni ekonominin, beyaz cam aracılığıyla günlük hayatın bir parçası oluşu da yine tamamen özel televizyon yayıncılığının başlamasından sonra olmuştur. Özellikle haber ve ekonomi kanallarının devreye girmesinden sonra `faiz-döviz-borsa` verileri an be an ekrandan yansıtılmaktadır. İMKB`den, `Tahtakale`den, Kapalıçarşı`dan günün her saatinde canlı bağlantılar gerçekleştirilmekte ve `yatırım uzmanı`, `finans analisti`, `menkul değerler başekonomisti`nden bilgiler, yorumlar, tahminler alınmaktadır. Bu `hizmet`, bir taraftan `küçük yatırımcı`nın evinde, işyerinde, çalıştığı büroda `piyasa`yı kolayca ve anında takip etmesine yararken, öte taraftan toplumu -gerekli olup olmadığına bakılmaksızın- ekonomik haber bombardımanına tutmaktadır. `Ekonomi`nin önlenemez yükselişi, televizyonların ekonomi haberleri için özel elemanlar (muhabir, yorumcu vs.) istihdam etmeleri, iş, alışveriş, moda, ticaret, sanayi, `insan kaynakları`, `performans` gibi ekonomik hayatın çeşitli yönlerini işleyen programlar yapmaları, hatta `eko-magazin` türü programlarla medyadaki magazinleşmeye ekonomi cephesinden katkıda bulunmalarıyla devam etmektedir. `Televizyondaki ekonomi`nin vardığı son noktada karşıtlarınca `televoleci iktisatçılar` olarak anılan Asaf Savaş Akat-Deniz Gökçe-Taner Berksoy`un, `ekonomiyi prime-time`a sokan` programları `Eko-Diyalog` bulunmaktadır. EKONOMİST YAZARLARIN YÖNLENDİRİCİ/BELİRLEYİCİ ETKİSİ Keynes, ekonomi ve siyaset üzerine düşünce üreten, düşüncelerini yazılarıyla topluma yayan insanların, hem yöneticiler, hem de kitleler üzerinde çok büyük etkiler bıraktıklarını ifade etmektedir: `İktisatçıların ve siyasi yazarların düşünceleri, doğru olsun olmasın, genellikle sanıldığından çok daha etkilidir. Diyebiliriz ki, dünyayı bu düşünceler yönetmektedir. Her türlü entelektüel etkiden uzak olduğunu sanan pratik insanlar, genellikle artık hayatta olmayan bir iktisatçının esiridir. İktidarda bulunan ve havadan sesler işiten çılgınlar, birkaç yıl önce yazı yazmış akademik bir yazardan ilham alırlar. Eminim ki, edinilmiş çıkarların gücü, düşüncelerin dolaylı etkisinden çok daha zayıftır. Bu hemen kendisini göstermez, belirli bir gecikmeye bağlıdır; zira iktisadi ve siyası felsefe alanında 25-30 yaşlarına geldikten sonra yeni teorilerin etkisi altına girenler çok değildir. Bu nedenle memurların ve siyaset adamlarının, hatta ihtilalcilerin olaylara bakarak uyguladıkları düşünceler o kadar yeni olmayabilir. İyilik ya da kötülük için er geç tehlikeli olan, edinilmiş çıkarlar değil, düşüncelerdir.` (19) Keynes`in işaret ettiği `iktisatçı` sınıfından insanlar, son yıllarda Türkiye`deki kitle iletişim araçlarında da `gazeteci`, `ekonomi yazarı`, `borsa uzmanı`, `finans analisti` gibi sıfatlarla istihdam edilmektedir. Gazete köşelerinden ve televizyon ekranlarından her gün –hatta gün içinde her saat- haber ve yorumlar aktaran bu ekonomi yazarları, tahminlerin ötesinde etkiler yaratmaktadır. ---------------------------------------------- Birçoğu zaten `ekonomist` olan bu yazarların, `gazeteci` kimlik ve statüsünün ötesine geçerek yaptıkları yorumlar, yatırımcının kararını, borsanın endeksini, `Tahtakale`nin döviz kurunu etkileyebilmektedir. Ekonomi yazarları, bir taraftan `piyasalar üzerinden` siyasi iktidara mesajlar göndermekte, diğer taraftan bu mesajlarıyla danışmanlığını yaptığı ya da yönetiminde bulunduğu bankanın, şirketin, işletmenin çıkarlarını gözetmiş olmaktadır. ----------------------------------------------------- Bu yüzden `Piyasalar sert tepki verdi`, `Piyasalar savaş beklentisini satın aldı`, `Piyasalar çalkalandı, sakinleşti, coştu, azdı, koştu, şaştı` gibi ifadelerin ekonomi muhabiri ve yazarları tarafından çokça kullanılmaları sebepsiz değildir. `Sert tepki veren`, `savaş beklentisini (veya politik ve ekonomik gündemin herhangi bir unsurunu) satın alan`, `çalkalanan, sakinleşen, coşan, azan, koşan, şaşan`... piyasalar; soyut gibi görünen ama son yıllarda çok somut anlamlar yüklenen kavramlardır. Ekonomist Mustafa Sönmez, `piyasalar`dan kastın `kod adı `piyasalar` olan bir illüzyon`dan ibaret olduğunu ve bunun altında çok bildik bir gerçeğin, `sermaye`nin bulunduğunu işaret etmektedir. Kendi ifadesiyle, `hem de bir avuç sermaye`. `Piyasalar`ın üzerindeki şal kaldırılınca, altından, yurt içi tasarruflardan, yani devlet tahviline, borsaya, mevduata, altına yatırılmış para/sermaye ortaya çıkmaktadır ki, bu meblağın toplamı 2002 yılında 188 milyar dolara, yani Türkiye`nin GSMH`na ulaşmıştır. Sönmez, bu birikimin yüzde 43`ünün mevduat olarak tutulduğunu, yüzde 32`sinin altına, yüzde 6`sının borsaya, yüzde 19`unun da sabit getirili kıymetlere, yani devlet kağıtlarına yatırıldığını belirtmektedir. Gazetelerin ekonomi sayfalarının, televizyonların finans/para bültenlerinin ve diğer ekonomi programlarının `piyasalar` başlığı altında, bono, faiz, döviz, borsa `haberleri`yle doldurulmasının altında yatan sebep bu olsa gerektir. `188 milyar doların oradan oraya seyri`nin hikayesi anlatılmaktadır aslında bu tür programlarda/yazılarda; paranın döviz yükseliyorsa dövize, borsada ümit varsa borsaya, devlet faizleri çıkacaksa tahvile yönelmesinin... Sönmez, `bu 188 milyar dolar`ın kime ait olduğunun, yani `piyasalar`dan kastın ne olduğunun cevabını verirken Türkiye`nin gelir bölüşümünde `dünyanın en berbat ülkelerinden biri` olduğundan hareketle ailelerin yüzde 1`ini oluşturan süper zengin bir grubun, toplam milli gelirin yüzde 17`sine sahip olduğuna dikkat çekmektedir. Bu yüzde 1`e, ikinci sıradaki yüzde 9`luk dilim eklendiğinde gelir payı yüzde 41`e çıkmakta, sonraki yüzde 10`la birlikte gelirin yüzde 55`i, yüzde 20`lik kesime gitmiş olmaktadır. İşte `bu 188 milyar dolar`, `yüzde 20` tarafından kontrol edilmektedir. Borsadaki 11 milyar dolarlık 150 bin portföy sahibi de yüzde 1`in elindeki 8 milyar dolarla yönlendirilmektedir. Herkesin borsada `oynayabildiği`, yanılsamadan başka bir şey değil yani; her heves eden girebilmektedir fakat kontrol bir azınlığın elindedir. Sönmez, daha da ileri giderek, borsada 10 kişinin, toplam portföyün yüzde 35`ini kontrol ettiğini söylemektedir. Yani `piyasalar` üzerinden işlerinin takibi yapılanlar, son tahlilde 10 kişiden ibarettir. Onlar piyasalara, piyasalar da tüm ülkeye hükmetmektedir.20 Böylece, kitle iletişim araçlarının `faiz-döviz-borsa` eksenli ekonomi haberciliğinin ardındaki gerçek ortaya çıkmaktadır. Ekonomistlerin etkisi, arkalarındaki bu `10 kişi`den kaynaklanmamaktadır, şüphesiz. Gazetelerin ekonomi sayfalarında ve köşelerinde, televizyonların `finans/borsa analiz` bültenlerinde ve diğer ekonomi içerikli programlarında, ülke ekonomisine yön veren büyük gruplara mensup iktisatçılar uzun uzun yorumlar yapmakta, yazılar yazmaktadır. Bir kısmı banka yönetim kurulu başkanı, bir kısmı büyük bir bankanın/şirketin finans analisti ya da yöneticisi, bir kısmı kamu bankalarının eski üst düzey yöneticisi bu isimlerin, görüşlerini/yorumlarını mensubu oldukları kurumların/grupların çıkarlarından bağımsız bir şekilde dillendirdiklerini söylemek safdillik olur. Ellerindeki bu güç sayesinde toplumun büyük bir kesimi bir gecede fakir düşerken bazılarının o geceden `kriz zengini` olarak çıkmaları mümkün olabilmektedir. Sözleriyle, yazılarıyla hem kendi birikimlerini, hem de profesyonel destek sağladıkları kişi ve kurumların yatırımlarını yönlendirebilen `ekonomi guruları`nın, okurlarından/seyircilerinden gelen `Paramızı neye yatıralım?` sorularına sık sık muhatap olmalarının ve onları yönlendirme pozisyonunda bulunmalarının sağladığı özgüven ve itibar ise, diğer getirilerinin yanında zikredilmeye dahi değmez! `TELEVOLECİ İKTİSATÇILAR`DAN `KRİZ ÇIĞIRTKANLARI`NA; KİM, NEYİ TARTIŞIYOR? Yukarıda yeni ekonominin `faiz-döviz-borsa` eksenine kaydırıldığını, ekonomik tartışmaların bu eksen üzerine oturtulduğunu, bu eksendeki verilerin de hem medya mensupları için, hem de medya patronları açısından uygun birer malzeme olduğu vurgulanmaktadır. Bu eksenin dışına taşan tartışmalarda da benzer malzemeler kullanılmaktadır. Ekonomistleri ya da medya organlarının ekonomi departmanlarını geniş halk yığınlarını yakından ilgilendiren işsizlik, fakirlik, hayat pahalılığı, gelir adaletsizliği gibi somut konular yerine borsa endekslerini, faiz oranlarını, bütçe açıklarını, faiz dışı fazlayı, yabancı sermayeyi… konuşmaya iten sebeplerden birisi yukarıda açıklandığı gibi medyaya ve `piyasalar`a hükmeden sermayenin bir noktada buluşmakta oluşu ise bir diğer önemli sebep de ekonominin aldığı yeni biçimdir: Günümüzde dünyada paranın veya diğer finansal varlıkların kullanılabildiği 152 dolayında enstrümanın olduğu,21 bu enstrümanların önemli bir miktarını spekülasyona/manipülasyona/yönlendirmeye/etkiye açık araçların oluşturduğu bilinmektedir. Finansal sistemin liberalleşmesi ve küreselleşmesi yeni finansal araçları gündeme getirdiği gibi, uygulanmakta olan finansal araçlara da yeni fonksiyonlar yüklemiştir. 1980 sonrası artan finansal yenilikler piyasalarda, ürünlerde, hizmetlerde ve teknolojide ortaya çıkmışlardır.22 Ortaya çıkışları itibariyle riskleri önlemek, ekonomideki aktörleri, döviz kurlarından, faizlerden, mal fiyatlarında oluşan risklerden korumak gibi amaçlarla oluşturulmuş olan çok çeşitli finansal yenilikler küreselleşmeye de hız kazandırmaktadırlar. (23) Ancak bunların pek çoğu, esas çıkış amaçlarından çok farklı bir yapıya da bürünmüşlerdir. Yine şunları da biliyoruz ki, Türkiye`de özellikle 1980`den sonra spekülatif araçların kullanımı yaygınlaşmıştır. Medyanın sermaye gruplarının kontrolüne girmesiyle birlikte, gazete, radyo ve televizyonlar ekonominin birer parçası olmuş ve çıkarlarını gözetmek zorunluluğu doğmuştur. ------------------------------------------------ Tartışmaların zaman zaman `kayıkçı kavgası`na dönüşmesinin ve zıtlaşmalara vardırılmasının sebebi olarak da şu gerçeği kabul etmek gerekir: Medya organları çıkarları doğrultusunda genel ekonomik tabloyu ve dönemsel verileri olduğundan farklı bir biçimde yansıtmaktadır. Ticari menfaatlerin belirleyici olduğu ortamlarda istatistiklerin ve rakamların elastikiyeti siyasi iktidarın lehine veya aleyhine kullanılabilmektedir. Bu da medya organlarında istihdam edilen ekonomistlerin hem kendi aralarında, hem de dışarıdan yapılan değerlendirmelerde farklı sıfatlarla anılmalarına, lanse edilmelerine zemin hazırlamaktadır: Televoleci iktisatçı, kriz çığırtkanı, iyimserler, kötümserler gibi… ---------------------------------------------------------- Böyle bir sınıflamayı yapan Mahfi Eğilmez`e göre ülkemizde üç tür iktisatçı bulunmaktadır: `Bir bölüm iktisatçı, ekonomideki göstergelerin sanal olduğunu, aslında hiçbir iyileşme olmadığını iddia ediyor. Bunlara kötümserler diyelim. Bir başka bölüm iktisatçı ise durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini ve hemen her sorunun çözülme yolunda olduğunu öne sürüyor. Bunlara iyimserler diyelim. Bir de bu iki grubun arasında yer alan iktisatçılar var. Bu gruba giren iktisatçılar ekonomideki gelişmelerin iyiye gidişi işaret ettiğini fakat daha yapılacak pek çok şey olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Bunlara da ihtiyatlılar diyelim.` (24) Eğilmez`in tasnifinde, `kötümser` yaklaşım şöyledir: `Bunların bir bölümü birçok olumlu görünen gelişmenin kurdan kaynaklandığını, bunun çok tehlikeli bir gidiş olduğunu, tıpkı 2001 yılında yaşandığı gibi bir krizle sonlanmasının kaçınılmaz olduğunu ve böyle bir krizin, ikinci büyük sorun kaynağımız olan borç stokunu vurarak görünürdeki iyileşmeyi bir anda tersine çevireceğini söylüyorlar. Onlara göre özellikle cari açıkta ortaya çıkan artış, geçen yıl atlatılmış olsa bile, önlenemediği takdirde bu yıl krize neden olabilir. Ki şu ana kadar açıklanan ödemeler dengesi verileri cari açığın geçen yılın da üzerinde bir sayıya doğru gittiğini gösteriyor. Bu gruptaki bazı iktisatçılar biraz daha ileri giderek devlet kuruluşlarının ürettiği rakamların da doğru olmadığını ileri sürüyor. Yani onlara göre ne açıklanan enflasyon mutfağı yansıtıyor ne de ilan edilen büyüme oranı sokaktaki gerçeği. O nedenle açıklanan göstergeler asla gerçeği yansıtmıyor. Bu gruba girenlerin daha sınırlı sayıda olanları durumun iyi gösterilmesinde yabancıların da çıkarı olduğunu söylüyor. Böylece yabancılar da, böyle bir sanal iyileşme ile desteklenmiş bir Türkiye`yi kumar masasına yatırarak sıcak para yoluyla para kazanıyorlar. Bu gruptakilerin öne sürdüğü bir başka tehlike beklentilerin aşırı iyimserleştirilmesinin ileride yaratabileceği ciddi sorunlar. Onlara göre beklentiler bir kez terse döndüğünde her şey biter.` `İyimser` olmayı gerektiren tezler ise şu şekilde seslendirilmektedir: `Türkiye artık krizleri geçmişte bırakmaya başlıyor. Enflasyon, her geçen gün biraz daha geriliyor ve böyle devam edilirse önümüzdeki birkaç yıl içinde enflasyon, ideal kabul edilen yüzde 3`ler düzeyine inmiş olacak. Üstelik bunu, yüksek sayılabilecek bir büyüme oranıyla gerçekleştirme başarısı söz konusu. Gerçekten de Türkiye`nin uzun yıllar büyüme ortalaması yüzde 4.5 dolayında. Buna göre son iki yılın performansı oldukça yüksek. Her ne kadar 2005 tahmini yüzde 5 olarak açıklanmış olsa da, bu gruba giren iktisatçılar bu oranın aşılacağını düşünüyorlar. Bu iktisatçılara göre cari açık o kadar önemli bir sorun değil. Çünkü onlara göre cari açığın finansmanı sorunu diye bir şey söz konusu olmaz. Cari açık, bütçe açığı gibi baştan belli olan ve önlem alınan bir açık değildir. Ortaya çıktığında zaten finanse edilmiş olur. İyimserlere göre işsizlik şimdilik bir sorun gibi görünse de Türkiye böyle devam ederse o sorun da yavaş yavaş çözülecektir. Bu gruptakiler daha fazla iyileşme için Merkez Bankası`nın faizleri daha fazla ve daha hızlı indirmesini savunuyorlar.` İki grup arasında yer alan `ihtiyatlılar`ın işi biraz daha kolay; çünkü ekonomi iyiye de gitse, krize de girse, bu gruptakiler yanılmış olmayacaklar: `Bu grupta yer alanlar kötümserlerin ortaya koyduğu bazı endişeleri paylaşıyorlar. Örneğin cari açıktaki gidiş bunları da rahatsız ediyor. Kurla yaratılmış olan düzelme bunları da düşüncelere itiyor. Çünkü kur destekli programlar hele bir de olumlu beklentilerle şişirilmiş ise uzun süre devam ettirilemez. Beklentilerin ciddi anlamda bozulması kuru tetikleyiverir ve birçok şeyi bir anda bozabilir. Bu anlamda kötümserlerle yaklaşmış olmalarına karşın bu gruptakiler diğer birçok konuda iyimserlerle daha çok ortak bakış buluyorlar kendilerinde. Buna karşılık örneğin Merkez Bankası`nın faiz indirimlerine iyimserler kadar sıcak bakmıyorlar. O konuda da ihtiyatlı olunmasını öneriyorlar. Başlıca gerekçeleri de faiz artırmanın faiz indirmek kadar kolay olmayabileceği gerçeği.` (25) Asaf Savaş Akat ise `ekonomik kriz` tartışmalarına yol açan yazılarını kaleme aldığı günlerde, Eğilmez gibi, iktisatçıları dört ana sınıfa ayırmış fakat `iktisatçı sayısı kadar farklı görüş olduğu`nu kabul ettiğini de dile getirmiştir. Akat`a göre, 2005 sonunda `iktisatçılar` şu noktalarda birbirlerinden ayrılmaktadırlar: `Türkiye ekonomisi 2005 sonu itibarıyla enflasyonla mücadele programının başladığı 1999`dan daha iyi bir yerde midir? Bu soruya `hayır, daha kötüdür` diyen ağır karamsarların varlığı biliniyor. Bu görüşe hiç ama hiç katılmıyorum. Son altı yılda Türkiye pek çok alanda inanılmaz yol aldı. Toplum büyük fedakarlık yaptı. Karşılığında da önemli kazanımlar elde edildi. Ekonomi köklü bir yapısal değişim geçirdi. Bu dönüşümün kanıtları ortadadır. Kamu açığının milli gelire oranı bu yıl ABD, Almanya, Fransa, vs. pek çok gelişmiş ülkenin altına indi. Kamu borcu nominal düşüşe geçti. Yıllık tüketici enflasyonu bir buçuk yıldır tek haneli seyrediyor. Daha ne olsun! Öbür uçta ebedi iyimserler yer alıyor. Onlara göre hem yapısal dönüşüm hem de konjonktür iyi yönetildi. Para politikasında hata yapılmadı. Dış açıkta ve aşırı değerli TL`de risk yok Doğallıkla bu iyimserlik geleceğe de yansıtılıyor. Bu görüşü de benimsemiyorum. Yapısal dönüşümde gerçekleşen başarıyı kabul ediyorum. Ama konjonktürün yönetimi ve özellikle para politikası konusunda çok farklı düşünüyorum. Dolay ısı ile gelecek senaryolarında da ayrışıyorum.` (26) Akat kendisini bu `siyah-beyaz gibi iki uç tavrı`n ortasında konumlandırmaktadır. Eğilmez ve Akat`ınkine benzer sınıflamalar hem iktisatçılar, hem de başkaları tarafından yapılmaktadır. Ve bir kez daha vurgulamak gerekir ki, aynı ekonomik veriler kullanılmasına rağmen böylesine farklılaşmalar olmaktadır. Aynı malzemeden çok farklı senaryolar çıkarılabilmesini ekonominin kendine has yapısı ve insan unsurunun etkisiyle açıklamak yeterli olur mu? Ya da iktisatçıları bile kendi aralarında belden aşağı kavgalara iten başka etkenler var mıdır? Erinç Yeldan`Bağımsız Sosyal Bilimciler` grubundan bir akademisyen ve IMF politikalarına karşıtlığı ile tanınmaktadır. Karşı gruptan Deniz Gökçe`ye göre, ayrıca, `Son kuşağın en katı ve temelsiz sol ideologlarından biri!` Gökçe, Yeldan`ın 4-5 Aralık 2004 tarihli The International Herald Tribune`de Mark Weisbrot ile birlikte yazdığı `Türkiye bir sonraki Arjantin mi?` başlıklı yazıda Türk ekonomisi ile ilgili olarak özetle şöyle dediğini aktarmaktadır: `Türkiye`nin ekonomik başarısı uluslararası literatürde pek methediliyor. Ama Arjantin ve Latin Amerika`yı bilenler, bu tuzağa düşmezler. Türkiye`nin durumu Arjantin`e çok paralel. 1990`lı yıllarda Arjantin parasının aşırı değerli olduğu bir ortamda yabancı sermaye girişine uğramış, ülkenin sanayi temeli çökmüş ve IMF tarafından en methedildiği günlerde bile istihdam artmamıştı. Aynen Arjantin gibi Türkiye de bugün yüzde 9.5 büyüyor, ama faiz hadleri yüksek, dış borç artıyor, serbest kur var ve mahalli para aşırı değerli. Özelleştirme, işsizleri arttırıyor. Tarım desteği de azalıyor. Ve bu olayların arkasında bir kriz gelişiyor. Ülkeye spekülatif sıcak para giriyor, doğrudan yabancı sermaye yatırımı olmadığı için de istihdam yaratmıyor, yabancı sermaye yatırımı da düşüyor. ABD faizleri yükselirse de sıcak para kaçar, Türkiye batar. Zaten ülkenin borcu yüzde yetmiş oranı ile sürdürülemez durumdadır. Yüzde 6.5 faiz dışı fazla ise çok yüksektir, bu nedenle de beşeri sermaye ve fiziki sermaye yatırımı yapılamamaktadır. Faizler de hala yüksektir.` Gökçe, Yeldan`ın yazısının özetledikten sonra, onun `istatistiklerin hiçbirine bakma`dığını, `baksa idi Türkiye`nin 2004 yılında 10 ayda 13.5 milyar dolarlık yatırım malı ithal ettiğini, 65 milyar dolara giden yıllık ihracat ile ve 90 milyar dolar ithalat ile dünyanın en açık ekonomilerinden biri olarak güven verdiğini, Türkiye`nin net borç oranlarının bu yıl yüzde 66 oranına düşeceğini, dışarıdan borçlanmanın bu ithalat ve ihracat rakamlarında hem büyük olmadığını, hem de ucuz olduğunu` göreceğini yazarak onu sert bir şekilde eleştirmektedir. Gökçe burada da kalmamakta, salvolarını sertçe sürdürmektedir: `Ama onun kör gözleri gerçekleri görmeyi hedeflemiyor. O ideolojisi nedeni ile globalleşme, IMF, özelleştirme, prodüktivite artışı, dışa açılma gibi faktörlere karşı çıkmaya çalışıyor, üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek niyetinde ve uzun zamandır kriz çıkaramadığı için ve iyileşmeleri gördüğü için de son derece sıkıntılı.` (27) Yeldan taraftarları Deniz Gökçe ve onun paralelindeki ekonomistleri, `televoleci iktisatçılar` diye küçümserken, hem bu üsluptan duydukları rahatsızlığı dışa vurmakta, hem de ekonomik verilerin `aşırı iyimser` yorumlandığını öne sürmektedirler. Oysa yapılması gereken, sağa sola sataşmak yerine, ideolojiden, çıkarlardan, siyasi hesaplardan bağımsız hareket ederek gerçekleri yalın bir şekilde vermek ve ortada bir başarı varsa hakkı teslim etmek, başarısızlık varsa yanlışlara işaret etmektir; aydın sorumluluğu bunu gerektirir. Akat da hem iyimser, hem kötümser görülmesinden duyduğu rahatsızlığı savuştururken bu şekilde hareket etmektedir: `Dün ekonomi iyiye gider derken iyimser değil gerçekçi idim. Bugün kötüye gidiyor derken gene karamsar değil sadece gerçekçiyim.`28 ------------------------------------------- Ekonomik tabloyu değerlendirirken genellikle olumsuz/karamsar yorumlar yapanları `kriz çığırtkanı` diye nitelemek belki haksızlık olacaktır; ancak son 3-4 yıldır ortada bir kriz olmadığı halde kriz korkusu yayanları hoş görmek de pek akıllıca olmayacaktır. --------------------------------------------------------- Evet, ortada kriz olmadığına (hatta çoğunluğun işlerin iyi gittiğini düşündüğüne) rağmen `En son aşamada ise, ya enflasyon, ya faiz ya da kur patlayacaktır. Şu anki ekonomik program `finansın şeytan üçgenine` girmiştir. Hareket alanı gittikçe daralmaktadır.` diyen Akşam gazetesi yazarı Yaşar Erdinç`i (29) `kriz geliyor` noktasına getiren nedir? Peki, şu satırlarında Mustafa Sönmez`in `kriz kapıda` alarmı vermesi nedendir: `2005, gerçekten de düşüşün başlangıç yılı oldu. Buradan 2006`da düşüşün süreceğini çıkarsamak gerekir. Küreselleşme savaşında ucuz Asya ülkeleri ile onların ucuzcu işgücü silahı ile mücadele etmenin de imkansızlığını anlayınca, Türkiye burjuvazisi geri çekilmeye başladı. Bu geri çekilme, sanayicilikten inşaata, ithalatçı süpermarketçiliğe, hizmet sektörüne dönüş, bir tür küme düşme teslimiyeti aslında. Bunun bir çıkış olmayacağı, inşaatın, hizmetin yeterli istihdam ve refah yaratmayacağı gibi, spekülatif ve krize açık bir yöneliş olduğunu hatırlatmak gerekir. Döviz kazanma gücü düşen ekonominin büyüyen cari açığı sıcak paraya ödenecek yüksek faiz haracıyla besleyememesi halinde çöküşlerin an meselesi olduğunu anımsatmak gerekir. 2001 krizinin travmasını atlatamamış toplumun yeni bir çöküşle yüz yüze gelmesi en büyük facia. Yoksullaştırılmış bir büyümenin ardından yaşanacak bir krizin yaşanmaması en büyük dilek ama ne yazık ki tehlike dualarla, dileklerle savuşturulamayacak kadar reel ve yaklaşıyor.` (30) Sönmez`in de dahil olduğu grupla (Bağımsız Sosyal Bilimciler) birlikte bir kısım iktisatçının ta 2003`ten itibaren kriz uyarısı yapmakta olduklarını ve `ekonominin iyiye gittiği`ni söyleyenleri eleştirdiklerini de hesaba katarak birkaç saptama yapılabilir, belki. Öncelikle, hep söylenegeldiği gibi, insan unsuru ekonomik faaliyetlerin en önemli aktörü; iyi giden işler bir yöneticinin/yatırımcının/patronun yanlış bir kararıyla, hatalı bir tahmini/öngörüsü ile, büyük sermayenin aniden ülke dışına çıkmaya karar vermesiyle, geçmişte olduğu gibi, bankaların patronları tarafından `hortumlanması` ile… birden tersine dönebilir. Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerin uluslar arası hareketlenmelerden (sermaye, ithalat, ihracat, petrol fiyatları) kolayca etkilenebildikleri de yorumların/tahminlerin/beklentilerin isabeti bakımından önem arz etmektedir. Yorumları farklılaştıran bir başka önemli kriter de, -Bağımsız Sosyal Bilimciler gibi- bazı iktisatçıların IMF programlarına karşı geliştirdikleri tavırla ilgilidir: IMF`in uyguladığı/destek verdiği ekonomik programların birçok ülkede başarısızlığa uğradığına, birçok ekonomiyi batırdığına, dolayısıyla IMF`in çözümün değil, sorunun bir parçası olduğuna inanan ve bunu ısrarla savunan ciddi iktisatçılar bulunmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında ve Türkiye`nin yine bir IMF programını `uygularken` Kasım 2000 ve Şubat 2001`de tarihinin en büyük krizine yakalandığı göz önüne alındığında, `IMF karşıtları`nın elleri güçlenmektedir. Yalnız burada ihmal edilmemesi gereken bir husus gözlerden kaçırılmaktadır sanki: IMF programları/reçeteleri birçok ülkede olduğu gibi Türkiye`de de sorgulandı; bu, normaldir. Ancak krizin sorumlusu, Türkiye`yi son büyük krize sokan IMF programı mıdır, yoksa boyutu 20 milyar doları aşan yolsuzluklar mıdır; sorunun bu boyutu gözlerden kaçırılmamalıdır. Bilindiği üzere, Türkiye halihazırda yine bir IMF programı ile yüksek enflasyon ve faizlerden kurtulmanın, ihracatı ve milli geliri yükseltmenin… mücadelesini vermektedir ve ekonomistlerin çoğunluğuna göre, hedeflerin büyük bir kısmında başarıya ulaşılmıştır. Sonuçları bir kez daha sıralayalım: 1. Ekonomi son yıllarda çokça konuşulan, herkesin ilgi alanına giren bir hal almıştır. Bu, `ekonomi`nin kendine has özellikleri sebebiyle olduğu gibi, Türkiye`nin 1980`li yıllardan itibaren uygulamaya koyduğu yeni ekonomik politikaların bir gereğidir de. 2. Büyük sermayenin hakim olmasıyla birlikte, medya organları ve patronları ekonominin önemli aktörleri arasına girmiştir. Böylece, hem kendi çıkarlarını korumak/gözetmek, hem de müşterisi artan `faiz-döviz-borsa` haberlerini yaymak için medyada `ekonomi`nin yeri ve önemi bir hayli artmıştır. 3. Ekonomi üzerine yazıp çizen iktisatçı ve medya mensupları, özellikle Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinde, yazdıkları ve yazmadıkları, söyledikleri ve söylemedikleriyle birtakım ahlaki/mesleki konuların gündeme gelmesine sebep olmuşlar ve hem takipçilerini olumlu/olumsuz etkilemişler, hem de güven erozyonuna uğramışlardır. Kriz dönemlerinde daha fazla olmak üzere, yazı ve yorumlarıyla medyada yer alan iktisatçılar ve gazeteciler, sahip oldukları güçle, genel ekonomik seyri etkileyebilmekte ve özellikle spekülatif araçlara yönelmiş kişisel yatırımların yönünü değiştirebilmektedirler. 4. Son yıllarda da `ekonomi` objektif ve gerçekçilikten uzak tartışmalarla farklı zeminlere çekilmekte ve `televoleci iktisatçılar` ile `kriz çığırtkanları`nın çekiştirmesine maruz bırakılmaktadır. Bu durum, geniş kitlelerin `kulaktan dolma` bilgilerle ekonomi bilgisini artırmasına yarıyormuş gibi bir görüntü verse de doğruların görülmesini ve öğrenilmesini engellemektedir. Ekonominin gündemi yoğun bir şekilde meşgul etmesi, tartışmaya katılanların kişisel/grupsal çıkar ve görüşleri, siyasi hesapları ile şekillendiği için, tartışmaların çokluğu oranında faydalı sonuçlar (bilgi, yorum, tahmin, politika) doğurmamaktadır. Kaynak: Stratejik Öngörü Dergisi Sayı 9 / 2006 (www.tasam.org) KAYNAKÇA 1- Akat A.S., `Farklı görüşler`, Vatan, 25.12.2005. 2- Akat A.S., `İktisat ve İktisatçılar Üstüne Söyleşi`, Toplum ve Bilim, S: 95 (Kış 2002/2003), akat.bilgi.edu.tr/others/0212-toplumvebilim.pdf 3- Akat A.S., `İyimser-karamsar sohbeti`, Vatan, 11.12.2005. 4- Akdiş M., `Küreselleşmenin Finansal Piyasalar Üzerindeki Etkileri ve Türkiye: Finansal Krizler-Beklentiler`, dtm.gov.tr/ead/DTDERGI/Ekim2002/akdis.htm. 5- Akın H. B., `Yeni Ekonomi: `Yeni` Olan Nedir? 20. Yüzyılın Son Moda Kavramının Analizi`, içinde: I. Ulusal Bilgi, Ekonomi ve Yönetim Kongresi, Bildiriler Kitabı, Kocaeli, 2002. 6- Aktan C.C., `Yeni ekonomi`, canaktan.org/yeni-trendler/yeni-ekonomi/kavram.htm#_ftn2. 7- Atılgan S., `Türk Basınında Promosyon Çıkmazı`, Marmara İletişim Dergisi, Ocak 1995, Sayı: 9. 8- Bali R.N., `80`li ve 90`lı Yılların Mirası`, Birikim, Aralık 2001-Ocak 2002, S: 152-153. 9- Bumin K., `Bugünkü Konumuz da `Ekonomi``, Yeni Şafak, 09.07.2003. 10- Büyük Ekonomi Ansiklopedisi, Sabah Yay., İstanbul. ty. 11- Ceyhun D., Babıali`nin Şu Son Kırk Yılı, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1984. 12- Coşkun B., `Zafer Kimin?..`, Hürriyet, 09.04.2003. 13- Eğilmez M., `Türk iktisatçıları kaça ayrılır?`, Radikal, 17.05.2005. 14- Erdinç Y., `Borsa ve makro dinamikler`, Akşam, 19.01.2006. 15- Gökçe D., `Dünya öküzün boynuzunun üstünde!`, Akşam, 28.01.2006. 16- Gökçe D., `Erinç Yeldan diye bir garip kuş!`, Akşam, 11.12.2004. 17- Güreli N., Şu Bizim Medya, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti(BAS-HAŞ) Yayını, İstanbul, 2004. 18- Karakaş E., `Derviş Yasaları ve Piyasa Ekonomisi`, tisk.org.tr/isveren_sayfa.asp?yazi_id=334&id=20. 19- Koloğlu O., Osmanlı`dan Günümüze Türkiye`de Basın, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992. 20- Lucas C., `Financial Innovation`, Current Legal Issues Affecting Central Banks, Vol.2, Ed.By. Robert C. Effors, IMF, 1994. 21- Mert N., `Ya Piyasa Başa, Ya Kuzgun Leşe!`, Radikal, 01.04.2003. 22- Miller M.H., Financial Innovations and Market Volatility, Cambridge, Blackwell Publishers, 1992. 23- Munyar V., `Çeyrek Sayfadan 22 Sayfa Ekonomiye`, Hürriyet, 22.05.2000. 24- Odabaşı H., `Para Sihirbazları`, Aksiyon, Sayı: 33, (10-16 Nisan 1999). 25- Sağnak M., Medya-Politik(1983-1993 Yılları Arasında Medya-Politikacı İlişkileri), Eti Kitapları, İstanbul, 1996. 26- Sönmez M., `2005: Ekonomide Düşüşün Başlangıcı`, bagimsizsosyalbilimciler.org/Yazilar_Uye/SonmezDec05.pdf 27- Sönmez M., `Kim Yahu Bu `Piyasalar?`…`, ntvmsnbc.com, 18.03.2003. 28- Sönmez M., Filler ve Çimenler: Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003. 29- Temiztürk H., Ekonomik Krizlerin Türk Toplumsal Hayatına Etkileri ve Bu Etkilerin Basında Değerlendiriliş Biçimleri, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2004.
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz



Sponsor Firma Videoları


Veysi İSPİR Veysi İSPİR
haberelektrik.com Hayırlı Olsun...
Halil ÖNER Halil ÖNER
Gençliğimizin Gizemli Ülkesi:Arnavutluk..
Remzi CİĞERLİ Remzi CİĞERLİ
haberelektrik.com AÇILDI...
Şenol CİĞERLİ Şenol CİĞERLİ
Milyarda Bir Anlamına Gelen NANO TEKNOLOJİ

SON DAKİKA HABERLERİ


ANKET

Tercih ettiğiniz Anahtar Markaları








Tüm Anketler

haberelektrik.com Bir ENFORMASYON MEDYA GRUBU Kuruluşudur. Tüm Hakları Saklıdır.
RSS Kaynağı | Yazar Girişi

Destekleyenler: Vize - zayıflama - Kanser - Çilingir - Hayvancilik - Breast Gain - ayakkabı